Ney oltasına takılan balık: Mercan Dede
Share "Ney oltasına takılan balık: Mercan Dede" content via e-mail:


Your name :
Your e-mail :
Friend's name :
Friend's e-mail :
Message :
 
Finaldeki sema gösterisi muhteşemdi.
Kesinlikle. Işıklar söndü, bir anda orada öyle bir duygu oluştu ki ben de daha fazla masanın arkasında kalmak istemedim. Mira’yı 10 yıldır tanıyorum. Kanadalı, çok iyi bir semazen. Gelenekselden hareket ediyor ama modern bir boyutu da var. Bizim seslerle yaratmaya çalıştığımız dünyayı o dans ve hareketle yaratıyor. O gece oraya çıktığı zaman o kadar inanılmaz bir enerji vardı ki ben de koptum. O noktada ben Mercan Dede, DJ olmak istemedim, gidip onun bir parçası olmak istedim. O noktada, insanlar için yapılmış bir şey değildi o, özellikle kendimiz için yapılmış bir şeydi. İstedim ki insanlar da seyirci olarak düşünmesinler kendilerini, kendi dünyalarını yaşasınlar.

Genç yetenekleri nasıl keşfediyorsunuz?
Gençler benim hedef kitlem ve bizim yaptığımız onlara kapıları açmaya çalışmak. Albümün Avrupa'da başarılı olması, iyi festivallerde çalmamız çok güzel, ama esas önemli olan, önyargıların kırılıp genç müzisyenlere bu festivallerin açılması. Ben müziğe başladığımda hiçbir imkânım yoktu. Hep söylerim, ilk neyimi plastik su borusundan yapmıştım. İnsanlar gençlere olan bağlılığımı bildikleri için bana geliyorlar ve şurada şöyle bir genç var diyorlar. Hemen ilgileniyorum, kendi müzik türümde değilse, ilgilenen dostlarım var, yönlendiriyorum.

İzleyicilerinizin yaş ortalaması şehirden şehre değişiyor mu?
Tabi, mekâna göre de değişiyor. Örneğin Açıkhava'da konser verdiğimizde, oturmalı olduğu için yaş¸ ortalaması 35'e yükselebiliyor. Konya'daki konserde enteresan bir şey oldu. Şeb-i Aruz vardı. Bizimki neredeyse onun zıt kutbunda olan bir performans, hiç geleneksel değil. Başörtülü, yaşları 45-70 arasında olan 25 kadar bayan geldi. Herhalde yanlış geldiler diye düşündüm. Bizim müziğimizin onlar için çok gürültülü olduğunu söyledim. "Biz biliyoruz sizi, bilerek geldik." dediler. Peki dedim, sahnenin sağ tarafında kolonların arkasında boş bir mekân vardı. Oturdular orada, sonra bir kısmı sahnenin önüne geçti. Biz DJ set yaptık, İstanbul'dakinden daha sert bir bölüm vardı. Huşu içerisinde seyrettiler, sonuna kadar kaldılar ve gelip konuştular. Bu çok heyecan vericiydi, müziğin tasavvuf gibi birleştirici bir özelliği var.

Sizi yurt dışında daha çok kimler ve hangi yaş grupları dinliyor?
Orada da karışık. Çünkü benim bir de DJ Arkın Allen kimliğim var. O kimlik; elektronik müzik dinleyen genç kitlenin ilgisini çekiyor. Diğer taraftan Mercan Dede kimliği dünya müziği dinleyenlerin ilgisini çekiyor ki onun kitlesi 30 yaş¸ üstüdür. Bir de gerek tasavvuf olsun gerek hayata bakışım olsun, dünya görüşümden dolayı alternatif müzik kitlesi dinliyor beni.

Mercan Dede ile DJ Arkın Allen’ın farklı türdeki müziklerinin tek kişide birleştiği anlar var mı?
Evde balkonumda oturup ney üflediğim zaman. Aslında Mercan Dede, bütün alt kimlikleri birleştiriyor. Mercan Dede’nin içerisinde Arkın Allen var zaten. O isimler yapbozun parçaları, tek başlarına çok bir anlamları yok aslında. Önemli olan resmin kendisi.

19 yaşında Kanada'ya gittiğinizde Mesnevi'yi okumuşsunuz. Sufizme daha önce ilginiz yok muydu?
Beş yaşında radyoda ney sesi duydum ve çok etkilendim. Ondan bir-iki yıl sonra Bursa'daki spor salonuna semazenler gelmişti. Sonra İstanbul'a geldim, plastikten neyimi yaptım, Kubbealtı Cemiyeti'ne gittim, ney üflemeye başladım. Apar topar Kanada'ya gittim. Neyle ilgili kaynak ararken Mesnevi'yi okumaya başladım. Bir baktım ki neyin hikayesiyle benimki örtüşüyor, o vatanından kopartılmış, ben de öyle. Ateşten ısıtılmış çelikle bağrı delinirken neyin çıkardığı bir duman var. Hüzün var, acı var, yalnızlık var. O zaman fark ediyorsunuz ki neyle anlatılan insan. Bir anda Mesnevi'nin farklı bir anlamı oldu, neyle ilgili bir bilgi kaynağı değil de başka bir dünyaydı. O zaman kendimi ney öğrenmeye çalışan biri gibi görüyordum. Şimdi baktığımda, ney meğerse oltaymış, ben de balıkmışım...

"Nar" albümü, ateşi simgeliyordu. "Su"yu çıkardınız. Sırada ne var?
Önce bir üçleme vardı; "Sufi Dreams" ile başladı, derviş bir rüya gördü. Sonra "Journeys of a Dervish" geldi, derviş rüyasında bir seyahate gitti. Sonra da "Seyahatname" geldi, derviş o seyahati anlattı ve üçleme bitti. Şimdi bir dörtleme başladı. "Nar"la, ateşle başladık söylediğiniz gibi, sonra "Su" geldi, ardından hava gelecek, en son da 'tahta', Cem Yılmaz'ın "G.O.R.A"da söylediği gibi... Şu an öyle hissediyorum ki sanki o dörtleme, benim müzik anlamında anlatacaklarımın noktası olacak. Topraktan geliyoruz, toprağa gidiyoruz...

Müziği bırakacak mısınız yani?
Mevlana'nın bir sözü var: "Düne ait söz dünde kaldı, bugün yeni bir söz söylemek lâzım.". Bu söz, benim Mercan Dede kimliğini ve projesini bugüne getirmemdeki en önemli 'farkındalık'. O cümle sürekli hayatımda benim, ben yeni bir söz söylemesem dahi, Mevlana’nın 750 yıl evvel söylediği bir sözün bugünün diliyle söylenmesi gerektiğine inanıyorum. Buna gönülden inanan bir insan olarak da kendi içimde bir değişim yaşamam gerekiyor. İnanıyorum ki hayatta olmamın sebebi iyi bir müzisyen, neyzen, DJ olmak değil. En büyük sorumluluğum, kendi iç dünyamda yürümeye devam etmek. Konser formatının tamamlandığını düşünüyorum. O yüzden Kanada'ya gidip kalbimi nadasa yatıracağım.

Ateş, su, hava ve toprak Kızılderili kültüründe de var. Kızılderili müziği ile ilgileniyor musunuz?
Evet, hem de çok. Kanada'ya ilk gittiğimde, Kızılderililerin en yoğun olarak yaşadığı ücra bir yere gittim. Çok ortak yönümüz var. Özellikle, Mevlevîlikteki hayata olan saygı Kızılderililerde de var. Mevlevî, çorba içmeden evvel kaşığını öpüyor, çünkü kaşık ona hizmet ediyor. Kızılderililer de ormanda yemek yedikten sonra bir şey bırakıyorlar; tuz olabilir, ekmek parçası olabilir... Bizdeki semanın benzerine onlar çark diyorlar. Çok zor bir hayatları var. Kaybolmuş ruhları hatırlatıyorlar bana. Bulundukları mekânlardan öylesine ayrılmışlar ki, yabancı gibiler. Ama öte yandan, oturup konuştuğunuz zaman inanılmaz bir gönül açıklıkları ve müthiş bir kültürleri var.

Siz turnelerde dünyanın dört bir yanını geziyorsunuz, Evliya Çelebi gibi yazmayı denediniz mi?
O çok güzel yazmış tabi... Aslında o 'tahta'dan sonra formatı değiştirince yazabilirim belki. Edebî bir kaygım olmaksızın, samimi yazarım. Benim müziğimde akademik kaygılar yok, entelektüel müzik yapmak gibi bir amacım yok. Enteresan şeyler yaşadım, neyle olan seyahatim gibi. Çok ilginç insanlarla tanıştım.

Eklemeden geçemeyeceğim, birçok sanatçıyla çalıştınız, ama "Journeys of a Dervish"teki
LouAnne Hightower'ın sesi çok güzel.
Evet ve LouAnne müzisyen bile değil. Amerika'da bir Sufi grubunda tanıştım. Bir dönem, Bahaî kültürüyle bir aradaymış. Albümde "Healing Prayer" adlı parçayı Arapça ve İngilizce söylüyor. Ayrıca Kelt müziği gibi de, isim koyamıyorsunuz. İsim koyamadığınızın içerisinde duygu var. Bir de samimi bir şey söyleyeyim, "Journeys of a Dervish", Türkiye'de atlanmış bir albüm bence. Benim için çok önemli ve içerisinde çok önemli şeyler olduğunu düşünüyorum, ben yaptığım için söylemiyorum. Bence insanlar geri dönüp "Journeys of a Dervish"e tekrar bakacak.